10 Temmuz 2009 Cuma

Maide Suresi-14

YEDİNCİ CÜZ

Bu cüz, altıncı cüzde baş taraflarını açıkladığımız Maide sûresinin son kısımları ve En'am suresinin baş tarafından "Eğer biz onlara melekler göndermiş olsaydık" diye başlayan 111. ayetine kadar olan bölümünden oluşmaktadır. Cüz'ün ikinci bölümünü oluşturan kısımla ilgili açıklamayı En'am sûresinin baş tarafında vereceğiz. Şimdi biz cüzün birinci bölümünü oluşturan Maide sûresinin geri kalan kısmını açıklamaya devam edeceğiz.

Altıncı cüzde yer alan Maide sûresinin tanıtılması ile ilgili olarak şunları söylemiştik:

"Bu Kur'an Hz. Peygamberin kalbine; kendisiyle bir ümmet oluşturması, bir devlet kurması, bir toplum düzenlemesi, bu toplumun fertleriyle, bu devletin diğer devletlerle ve bu ümmetin diğer milletlerle olan ilişkilerinin belirlenmesi için indirilmiştir. Yanısıra tüm bu ilişkilerin güçlü bir bağla bağlanması, ayrılıkların birleştirilmesi, parçaların bütünleştirilmesi ve tamamının tek bir buyruğa, tek bir otoriteye ve tek bir hedefe bağlanması için indirilmiştir. İşte Allah katındaki gerçeği üzere müslümanların -gerçek müslüman oldukları o günlerde- tanıdıkları şekliyle din budur.

Daha önce geçen üç uzun sûrede olduğu gibi, bu sûrede de değişik konular yer almaktadır. Bu konuların tamamını birbirine bağlayan bağ ise, Kur'an'ın bütününü gerçekleştirmek için geldiği şu temel hedeftir: "Kendisine has inanç, belirli bir düşünce ve yeni bir yapılanma temeline dayanan bir ümmet oluşturma, bir devlet kurma ve bir toplum düzenleme..."

Bunun da temeli, İlahlık, Rablik, hakimiyet ve otoritede Allah'ın biricik tanınması ve dünya görüşünün kanunlarının, düzeninin, ölçülerinin ve değerlerinin -ortaksız olarak- sadece O'ndan alınmasıdır.

Sûrede, yanısıra şunları da bulmaktayız: İnanca dayalı düşüncenin yapısı, bu düşüncenin putperest masallarından ve Kitab Ehlinin sapma ve tahriflerinden temizlenip arındırılması, müslüman toplumun yapısının ve fonksiyonunun gerçeği, yolunun ve yolundaki zorlukların tabiatı, bu toplumun ve bu dinin düşmanlarının kollayıp durduğu gedikleri.. Müslüman ferdin ve toplumun ruhunu temizleyen ve Rabbine bağlayan ibadetlere ilişkin hükümleri... Toplum ilişkilerini düzene koyan "toplumsal yasaları" ve devletlerarası ilişkileri düzenleyen "devletler hukuku"nu, yiyecek, içecek ve evlenmeye ilişkin ya da amel ve tutumlara ilişkin helal ve haram hükümlerini...

Tüm bunlar Allah'ın dilediği -gerçek müslüman oldukları günlerde- anladığı şekliyle "Din"in anlamını içeren bir sûrede topluca sunulmaktadır."

Sûrenin karakteri ve muhtevasıyla ilgili bu genel tasvirin ışığı altında bu cüz'de yer alan surenin geri kalan kısmını da inceleyebiliriz. Bu bölüm de, altıncı cüzde bir kısmı açıklanan sûrenin ihtiva ettiği konuların bir devamı niteliğindedir.

Burada Medine'deki İslâm ümmetinin karşısında yer alan değişik düşman odaklarından ve bu ümmete karşı onların gönüllerindeki düşmanlıktan söz edilmektedir. Bunun yanında bu güç odaklarının tavır ve tutumlarındaki farklılıktan bahsedilmekte, gerçek sözü duyduklarında kalpleri yumuşayan ve peygamberin (salât ve selâm üzerine olsun) çağrısını kabul edip Allah'ın mükafatını ve altında ırmaklar akan cennetleri kazanan, hristiyan cemaatler gibi bazı grupların hidayete sempati duyduklarına işaret edilmektedir.

Helal ve haram kılma gibi yaşama yetkisinden söz edilmekte, Allah'ın belirlediği ilke ve direktiflerden destek almadan helâl ve haram kılmaya kalkışma yasaklanmakta, müminlere, iman ettiklerini açıkladıktan sonra iman ve küfürle doğrudan ilişkisi bulunan bu tür konularda Allah'tan korkmaları hatırlatılmaktadır.

Bundan sonra yeminler, içki, kumar, putlar, fal okları, ihram halinde ava çıkma, Kabe, Haram Aylar, kurbanlıklar ve gerdanlıklı hayvanlar dokunulmazlığı ile ilgili hukukî yasamalara değinilmektedir. Allah'ın yasalarına ve peygamberin (salât ve selâm üzerine olsun) emrettiklerine itaat edip bağlanmanın gerektiğine dikkat çekilmekte, onlara aykırı düşmekten sakındırılmakta ve uzak durulması telkin edilmektedir. Acıklı azap ve Allah'ın intikamı ile tehdit edilmekte, herkesin kendisine döneceği yüce Allah onlara hatırlatılmaktadır.

Buradan müslüman cemaatın eğitilmesiyle ilgili konulara geçilmektedir. Pratiğe aktaracağı değerler belirtilmektedir. Buna göre müslüman cemaat, kötülüğün yaygın oluşuna kendisini kaptırmayacak tersine, iyiye, temize taraftar olacaktır. Rabbine ve peygamberine karşı zorunlu olan edebi takınacaktır; kendisine açıklanmayan şeyleri sormayacak, ana hatlarıyla değindiği konuların detaylarını istemeyecektir.

Sonra cahiliyenin Allah'a ortak koşmasından ve putperestliğinden kaynaklanan bir takım geleneklerin ve yasaların iptaline değiniliyor. "Bahire, Saibe, Vasile ve Hâmi" gibi hayvanlar ve onların kesim yasaklarına ilişkin hükümler kaldırılıyor. Hayatın her alanıyla ilgili tüm konularda gerçek yasama yetkisinin yalnız bir kaynağa dayandırılması gerektiği ve bu kaynağın da insanların örfleri ve uygun gördükleri değil, yalnız Allah olduğu vurgulanıyor.

Bunun yanında, müslüman ümmetin kendisine özgü karakteriyle ortaya çıkması, kendi iç bünyesinde kenetlenmesi, başkasından apayrı bir nitelik kazanması, kendi uyruğuna bağlanması, yanlış yolda gidenlerin uyruğundan ilişkisini kesmesi, kendisinin ve başkasının ahiret gününde hesabını yalnız Allah'a bırakması gerektiği belirtiliyor.

Yasama konularıyla ilgili açıklama, yolculuk sırasında veya ikamet edilen bölgeden uzak yerlerdeki ölüm hallerinde vasiyet edilirken şahit tutulması gerektiğini bildiren hüküm ile sona ermektedir. Allah yolunda cihad eden, Allah'ın nimetlerinden yararlanmak amacıyla ticaret yapmak için yola çıkan bir toplumda İslâm'ın, bu tür problemleri nasıl çözüme kavuşturduğuna, bu hükümleri, dünya ve ahirette Allah korkusuna nasıl bağlandığına ışık tutmaktadır.

Sûrenin geri kalan kısmında ise, Ehli Kitabın bir kesimini oluşturan hristiyanların akidelerinin düzeltilmesine devam edilmektedir. Bu nedenle tekrar Meryem ve İsa kıssalarına değinilmektedir. Allah'ın, Hz. İsa'nın eliyle gerçekleştirdiği mucizeler, Havarilerin istediği sofra (Maide) meselesi ele alınmaktadır. Sonra Hz. İsa ve Annesi'nin ilahlığı meselesine dolayısıyla hristiyanların bu konudaki asılsız iddialarına temas edilmekte, Hz. İsa (selâm üzerine olsun) canlandırılan dehşet verici bir kıyamet sahnesinde Rabbinin ve bütün insanların huzurunda, tüm peygamberlerin (salât ve selâm hepsinin üzerine olsun) de hazır bulunduğu bir sırada bu iddiayı yalanlamakta ve bu iftiradan uzak olduğunu açıklamaktadır.

Sûre, yerin, göklerin ve ikisinde yer alan her varlığın, Allah'a ait olduğunu, Allah'ın kudreti için hiçbir kayıt ve sınırdan söz edilemeyeceğini açıklamakla sona ermektedir. "Göklerin, yeryüzünün ve her ikisinde bulunan tüm varlıkların egemenliği Allah'ın tekelindedir. O'nun her şeye gücü yeter."

Sûrenin muhtevasına ilişkin bu özet, sûrenin kendi metoduna uygun içeriğiyle tam bir bütünlük arz ettiğini ortaya çıkarıyor. Sûrenin baş tarafında bu metoda değinmiş ve bu kısa açıklamanın başında da bundan birkaç parağraf nakletmiştik.

82- İnsanlar arasında müminlere en amansız düşman olanların yahudiler ve Allah'a ortak koşanlar olduğunu göreceksin. Buna karşılık müminlere en çok sempati duyanların "Biz hırıstiyanız" diyenler olduğunu göreceksin. Çünkü hristiyanlar arasında Allah'a bağlı bilginler ve din adamları varılır ve onlar büyüklük taslamazlar.

MÜMİNLERE KARŞI EHL-İ KİTABIN VE MÜŞRİKLERİN TAVIRLARI

Bu bölüm, sûrenin yarısından fazlasını kapsayan uzun konunun bir devamıdır. Burada yahudilerden, hristiyanlardan ve müşriklerden, bu üç kesimin peygambere (salât ve selâm üzerine olsun) ve müslüman ümmete karşı tutumlarından söz edilmektedir. Daha önce hem hristiyanların ve hem de yahudilerin inanç sistemlerinin bozuk olduğuna temas edilmiş, yahudilerin hem kendi peygamberlerine hem de son peygambere (salât ve selâm üzerine olsun) karşı kötü niyet beslediklerine, onlara karşı katı tavırlar takındıklarına, peygambere karşı müşrikleri desteklediklerine değinilmiştir... Yahudilerin ve hristiyanların kendi kitaplarını uygulamadıkları, Hz. Muhammed'in (salât ve selâm üzerine olsun) kendilerine sunduğu Kur'an'ı yalanladıklarından dolayı akide olarak "küfre" düştükleri hükme bağlanmış ve Tevrat'ı, İncil'i ve Rabblerinden kendilerine gönderilen Kur'an'ı yürürlüğe koymadıkları müddetçe hiçbir gerçeğe dayanmış olmayacakları vurgulanmıştır.

Sonra hitap peygambere (salât ve selâm üzerine olsun) yöneltilmiş ve Rabbinden kendisine gönderilen vahyi müşrik, yahudi, hristiyan herkese ulaştırması gerektiği bildirilmiştir. Bu kesimlerin hepsi de İslâm'a girmeleri için İslâm'la muhataptı. Ayrıca müslüman ümmete yöneltilen hitabta; Allah'a, peygambere ve iman edenlere dost olmaları, yahudi ve hristiyanlarla ise dost olmamaları gerektiği, onların bir kısmının bir kısmına dost oldukları, yahudilerin inkar edenlerle dostlukları ve Hz. Davut ile Meryem'in oğlu Hz. İsa tarafından lanetlendikleri belirtilmiştir.

Sûrenin geri kalan şimdiki bölümünde ise, bütün bu grupların peygambere (salât ve selâm üzerine olsun) ve müslüman ümmete karşı takındıkları tavırlar dile getirilmektedir. Ahirette hepsini bekleyen ceza anlatılmaktadır.

Bu İslâm ümmeti, Kur'an-ı Kerim'in direktifleri ve açıklamalarına göre, stratejisini ve hareketini belirlemek, tüm insanlara karşı tutumlarını bu direktiflere ve açıklamalara uygun biçimde ayarlamak için inanıyor ve ona sahipleniyordu. Bu kitap, İslâm ümmetine yön veren, onu harekete geçiren, kılavuzluk eden ve yol gösteren bir kitaptı. Onun içindir ki bu ümmet hep galipti, mağlup olmamıştı. Zira peygamberi yüce ilahî direktifler doğrultusunda ona liderlik ettiği andan itibaren, düşmanıyla giriştiği savaşlarda, sürekli olarak doğrudan Rabbanî bir liderliğe bağlı olarak hareket etmiştir.

Bu Rabbanî direktifler ve Kur'an-ı Kerim'in kapsadığı açıklamalar halâ tazeliğini korumaktadır. Bugün de yarın da İslâm'ın mesajını yüklenenler, bu direktïflerle ve açıklamalarla sanki şu anda kendilerine iniyormuş gibi muhatap olmak zorundadırlar. Bu direktiflerin ve açıklamaların ışığı altında çeşitli insan kesimlerine, çeşitli görüşlere, ekollere, inançlara, çeşitli kurumlara ve düzenlere, çeşitli değerlere ve ölçülere karşı tavırlarını belirlemek mecburiyetindedirler. Bu, bugün böyle olduğu gibi yarın da böyle olacak ve kıyamete kadar da öyle devam edecektir...

"İnsanlar arasında müminlere en amansız düşman olanların yahudiler ve Allah'a ortak koşanlar olduğunu göreceksin...'

Ayet-i kerimenin ifadesi Hz. Peygambere (salât ve selâm üzerine olsun) özel bir hitab olabileceği gibi, genel geçer bir gerçeği dile getiren genel bir hitap da olabilir. Çünkü her insanın görebildiği apaçık bir realiteyi dile getirmektedir. Kur'an-ı Kerim'in kendisiyle indirildiği dil olan Arapça'da bu tür ifade biçimlerine rastlamak mümkündür. Ayet, her iki halde de, değindiği gerçeği açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Bu gerçeği belirttikten sonra, ayetin ifade biçiminde yahudilere ortak koşanlardan önce yer verilmesi dikkat çekmektedir. Yani iman edenlere en amansız düşmanlar müşriklerden önce yahudilerdir. Yahudilerin düşmanlığı müşriklerinden daha yaman, daha acımasız daha apaçık ve düşünen herkesin görebileceği bir realitedir. Düşmanlıkta önce yahudiler sonra müşrikler gelir.

Evet, ifade şekillerinde "ve" bağlacı ile yapılan bağlamalar beraberlik ifade eder; bir sıralama, bir öncelik sonralık anlamına gelmez. Ancak burada yahudilerin önce kaydedilmesi, onların kökeni ehli kitap olmaları nedeniyle iman edenlere karşı müşriklerden daha az düşman olmaları gerektiği şeklindeki anlayışla beraber ele alındığında bu öne alışın, özel bir önemi olduğunu ve Arap ifade biçimde "ve" ile yapılan atıflardan farklı bir ifade tarzı olduğunu kestirebiliriz. Çünkü bu öne alış en azından onların Ehl-i Kitap oluşlarının, bir vakıa olan gerçeği, yani onların da aynı Allah'a ortak koşanlar gibi iman edenlere amansız düşman kesildikleri gerçeğini değiştirmediğine dikkat çekmektedir. Bunun "en azından" böyle olduğunu söylüyoruz. Fakat böyle söylemiş olmak yahudilerin düşmanlıkta Allah'a ortak koşanları da geçebileceği ihtimalini ortadan kaldırmaz.

İnsan bu Rabbani açıklamayı, İslâm'ın doğuşundan günümüze kadar somut tarihi gerçeklerle açıklamaya çalıştığında, yahudilerin iman edenlere karşı düşmanlığının, müşriklerin düşmanlığına oranla daha amansız, daha katı, daha ısrarlı ve daha köklü olduğuna karar vermede asla tereddüt etmez!

Yahudiler, Medine'de ilk İslâm Devleti kurulduğu andan itibaren İslâm'a karşı düşmanca tavır koydular. İslâm ümmetinin ilk ümmet olduğu günden itibaren ona karşı tezgahlar kurdular. Kur'an-ı Kerim'in bu düşmanlık ve düzenbazlıklara ilişkin açıklamaları ve işaretleri yahudilerin tarih boyunca İslâm'a, peygamberimize (salât ve selâm üzerine olsun) ve müslüman ümmete karşı giriştikleri sürekli savaşı, on dört asra yakın bir zamandır bir an dahi sönmeyen ve bugün hâlâ yeryüzünün her bölgesinde bütün şiddetiyle devam eden savaşı, tek başına aydınlatmaya yeterlidir.'

Hz. Peygamber Medine'ye vardığında ilk iş olarak yahudilerle bir arada yaşama anlaşması yapmış ve onları ellerindeki Tevrat'ı tasdik edene; İslâm'a çağırmıştı. Fakat onlar bu anlaşmaya bağlı kalmamışlardı. Nitekim tarih boyunca her zaman Rableriyle ve daha önceki peygamberleriyle yaptıkları her sözleşmeyi bozmuşlardı. Hatta onlar hakkında Allah buyuruyor ki:

"Biz sana öyle gerçekler, açıklayıcı ayetler indirdik ki, onları sadece fasıklar inkar eder."

Onlar ne zaman bir ahit yaptılar ise aralarından bir grup onu bozup bir yan;a atmadı mı? Aslında onların çoğu inanmaz.

Onlara Allah katından önlerindeki kitabı onaylayan bir peygamber gelince, kendilerine kitap verilenlerin bir grubu, Allah'ın kitabını hiç bilmiyorlarmış gibi onu arkalarına attılar.

Allah'ın Evs ve Hazreç kabilelerini İslâm'da birleştirdiği günden itibaren İslâm ve müslümanlara karşı düşmanlıklarını gizlediler. Artık yahudiler, onlar üzerinde ne olumlu ne de olumsuz hiçbir etkiye sahip değildi. Müslüman ümmetin liderliği belirginlik kazanıp Hz. Muhammed'in (salât ve selâm üzerine olsun) dizginleri eline aldığı günden itibaren yahudilerin otoritesine yer kalmamıştı.

Onlar yahudi düzenbazlık dehasının ortaya koyduğu, Babil'deki esaretin, Mısır'daki köleliğin ve Roma Devleti'ndeki ezikliğin kendisine kazandırdığı her çeşit silah ve vasıtayı kullanmıştı. İslâm, tarih boyunca ulusların ve inançların kendilerine uyguladığı baskıdan sonra, onlara geniş imkanlar tanımasına rağmen, onlar ilk gününden itibaren İslâm'ın nezaketini en çirkin tuzaklarla, en alçak hilelerle geri çevirmişlerdi.

Arap yarımadasında Allah'a ortak koşan bütün güçleri İslâm'a ve müslümanlara karşı kışkırtmıştı. Birbirinden apayrı kabileleri müslüman kitleye karşı savaşmak için, bir araya getirmeye çalışmışlardı.

İnsanların müslüman olduğu devirlerde İslâm, onları hakkın gücü ile mağlup edince, İslâm'a karşı daha sinsi düzenbazlıklara yönelip, kitaplarına uydurma şeyler sokmaya çalıştılar. Öyle ki bu tahrifatta yüce Allah'ın korumayı garanti ettiği Kur'an-ı Kerim dışında yakasını kurtarabilen tek İslâm kitabı kalmamıştır. Ayrıca müslümanların safları arasında ayrılık tohumlarını ektiler. Daha yeni olarak İslâm'a girenleri, İslâm'ı henüz iyice kavrayamamış müslüman ülkelerden birtakım kimseleri kullanma metoduyla, fitneyi körüklemeye çalıştılar. Dünyanın çeşitli ülkelerindeki İslâm düşmanlarını bu dine karşı kışkırtarak da bir takım komplolar hazırladılar. Onların bu tavırları son asra kadar değişmeden geldi. Şimdi onlar yeryüzünün her tarafında İslâm'a karşı yürütülen savaşın liderliğini yapıyorlar. Bu kapsamlı savaşta hem Haçlıları hem putperestleri kullananlar, yeni akımlar oluşturan ve müslümanların adlarını taşıyan bazı kimseleri kahraman yapanlar, bu dinin temellerinden her birini yok etmek; Haçlı-Siyonist bir savaş vermek için, bu kahramanları ileri sürenler de yine onlardır!

Ve gerçekten yüce Allah doğru söylemiştir: "İnsanlar arasında müminlere en acımasız düşman olanların yahudiler ve Allah'a ortak koşanlar olduğunu göreceksiniz."

Medine'de kurulan İslâm Devleti'ne karşı düşman kitlelerini kışkırtan, Beni Kurayza ve diğer yahudiler ile Mekke'deki Kureyş ve Arap yarımadasındaki diğer kabileleri birleştiren yahudidir.

Hz. Osman'ın (Allah ondan razı olsun) ölümü ile sonuçlanan ve ondan sonra baş gösteren iç çekişmelerde göze çarpan fitne olayında halk kitlelerini kışkırtan, dağınık kitleleri birleştiren ve doğru yanlış haberler yayan yahudilerdir.

Hz. Peygamber'in (salât ve selâm üzerine olsun) hadislerine, rivayetlere ve İslâm tarihine uydurma ve yalan şeyler katmaya önderlik eden yahudidir. Bunu izleyen ve yeryüzünün herhangi bir yerinde ortaya çıkan İslâmî direnişin öncülerine karşı başlatılan savaşın arkasında yahudi vardır.

Sonra, ateist-materyalist ideolojinin arkasında olan yahudidir. Hayvanî seksüel duyguların, serbestliğini öngören görüşlerin arkasında yahudi vardır. Tüm kutsal şeylere ve sınırlamalara karşı olan, yıkıcı görüşlerin çoğu yahudi tezgahıdır!

Yahudilerin İslâm'a karşı başlattıkları savaş, Allah'a ortak koşanların ve putperestlerin eskisi ve yenisiyle İslâm'a karşı verdikleri barbarca savaşlardan daha uzun boylu ve daha geniş çaplı olmuştur. Allah'a ortak koşucu olan Araplarla girişilen savaş, bütünü ile yirmi yıldan fazla bir zaman almamıştı. Pers İmparatorluğu'yla girişilen savaş da ancak bu kadar zaman almıştı. Bu asırda ise, Hint putperestliğiyle İslâm arasındaki savaşın şiddetli bir savaş olduğu açık olmasına rağmen, bu savaşın şiddeti, Siyonizmin İslâm'a karşı sürdürdüğü savaşın şiddetine ulaşmamıştır. Marksizm de bu uluslararası savaşın bir boyutudur. Yahudilerin İslâm'a karşı başlattığı sürekli ve geniş kapsamlı savaşın, ilerde değineceğimiz Haçlı savaşlarından başka bir benzerine rastlanamaz.

Yüce Allah'ın "İnsanlar arasında müminlere en acımasız düşman olanların yahudiler ve Allah'a ortak koşanlar olduğunu göreceksin" dediğini işitir ve metinde yahudilerin, ortak koşuculardan önce kaydedildiğine dikkat eder, sonra da tarihi realiteyi gözden geçirirsek, yahudilerin, neden ortak koşuculardan daha önce yer aldığını, Allah'ın buna ilişkin hikmetini bir ölçüde kavrayabiliriz!

Bu yahudilerin, çirkin, iğrenç karakteridir. Sürekli olarak gönüllerinde İslâm'a ve peygamberimize karşı bir kin beslemişlerdir. Bu nedenle Allah peygamberini ve müslümanları onlardan sakındırmıştır. Yahudilerin bu çirkin ve iğrenç karakteri ile İslâm ve İslâm'ı en güzel biçimde yaşadıkları sırada müslümanlardan başkası baş edememiştir. Bu çirkin ve şirret karakterden dünyayı ancak İslâm kurtarabilir, insanlar ona teslim olduğu gün.

"Buna karşılık müminlere en çok sempati duyanların "Biz hristiyanız" diyenler olduğunu göreceksin. Çünkü hristiyanlar arasında Allah'a bağlı bilginler ve din adamları vardır ve onlar büyüklük taslamazlar."

83- Peygambere indirilen Kur'an-ı işitince gerçeği tanımalarının sonucu olarak gözlerinden yaşlar akarken onların şöyle dediğini görürsün: "Ey Rabbimiz, inandık, bizi de gerçeğe şahit olanlar arasında yaz. "

84- Rabbimizin bizi iyi kulları arasına katacağını umarken neden Allah'a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım?

85- Allah, onları bu sözlerinden dolayı, altlarından ırmaklar akan ve içlerinde ebedi olarak kalacakları cennetler ile ödüllendirdi. Bu iyi kulların mükafatıdır.

86- Kafirlere, ayetlerimizi yalan sayanlara gelince, onlar temelli cehennemliktir.

Bu ayetler, bir durumu tasvir etmekte ve bu durumla ilgili bir hükmü belirtmektedir. Hz. İsa'nın (selâm üzerine olsun) izcilerinden bir kesimin, "Biz hristiyanız diyenlerin" durumunu tasvir etmekte ve onların iman edenlere en çok sempati duyanlar olduğunu belirtmektedir.

Bu ayetlerin bir bütün olarak ele alınması; onların belli bir durumunu tasvir ettiğinden ve bu belli açıklamanın bununla ilgili olduğu konusunda şüpheye yer bırakmamasına rağmen, pek çok kimseler bu ayetin anlamını kavramakta hataya düşmektedir. Bu ayetleri, müslümanların değişik düşman çevreleriyle ilişkilerini belirlemesinde ve bu düşmanların kendilerine karşı nasıl bir tavır aldıklarını tespit etmesinde rahatsız edici bir kaypaklığa alet etmektedirler. Bu nedenle Tefsirimizde, özel bir durumla uyum arzeden, özel bir hükmü tasvir eden bu ayetleri dikkatli bir biçimde inceleme gereği duyuyoruz.

Bu ayetlerin tasvir ettiği durum; "Biz hristiyanız" diyen insanlardan bir grubun durumudur. Onlar iman edenlere daha çok sempati duymaktadırlar: "Çünkü onlar arasında Allah'a bağlı bilginler ve din adamları vardır ve onlar büyü)dük taslamazlar." Onlardan hristiyanların gerçek dinini bilen ve gerçekler kendilerine izah edildiğinde büyüklük taslamayan kimseler vardır. Yalnız Kur'an'ın ifadesi bununla yetinmiyor. Meseleyi kapalı ve belirsiz halde bırakmıyor. Ve "Ben hristiyanım" diyen herkesi kapsayacak şekilde geniş tutmuyor. Kastettiği bu kesimin tutumlarını tasvir etmeyi sürdürüyor:

"Peygamber'e indirilen Kur'an'ı işitince gerçeği tanımalarının sonucu olarak gözlerinden yaşlar akarken onların şöyle dediğini görürsün: "Ey Rabbimiz, inandık, bizi de gerçeğe şahid olanlar arasına yaz."

"Rabbimizin bizi iyi kulları arasına katacağını umarken neden Allah'a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım?"

İşte bu iman edenlere daha çok sempati duyan bu insan kesimini, canlı bir biçimde gözler önüne seren Kur'anî tasvirdir. Bunlar, peygambere gönderilen Kur'an'ı işittiklerinde duyguları harekete geçer, kalpleri yumuşar, işittikleri gerçeğin engin ve yakıcı etkisinin bir ifadesi olarak gözlerinden yaşlar boşanır. İlk olarak onunla karşılaştıklarında sözle onun etkisini ifade edemediklerinden hüngür hüngür ağlarlar. Bu imanın fıtratında var olan bir realitedir. İnsan sözle ifade edemeyeceği bir ölçüde etkilendiğinde, sözle ifade edemediklerini gözlerinden akan yaşlarla dile getirmiş olur. Bu da içinde biriken engin ve şiddetli ağırlığın etkisinden kurtulmasını sağlar insana.

Sonra onlar bu coşkun gözyaşlarıyla da yetinmemiş Kur'an'ı dinledikleri sırada duydukları ve kendisinden bu ölçüde etkilendikleri gerçeğe, Kur'an'ın ihtiva ettiği gerçeğin bilincine varmalarına ve Kur'an'ın üstünlüğünü duygularıyla idraklarına karşı olumsuz bir tutum içine girmemiştir. Onların durumları, bu gerçekle ilişkileri, geçici bir süre onun etkisinde kalarak gözlerinden yaşlar akanların durumu gibi değildir! Onlar bu gerçeğe karşı daha olumlu ve açık bir tavır içine girmek için hemen ileriye atılıyorlar. Bu gerçeği kabul edip ona iman etmelerini, onun gücüne boyun eğmelerini; bu imanlarını ve boyun eğişlerini açık, derin ve güçlü bir ifade ile dile getirmeye yöneliyorlar.

"Ey Rabbimiz, inandık, bizi de gerçeğe şahid olanlar arasına yaz. Rabbimizin bizi iyi kulları arasına katacağını umarken neden Allah'a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım?"

Onlar önce Rabblerine, tanıdıkları bu gerçeğe iman ettiklerini ilan ediyorlar. Sonra yüce Rablerine, kendilerini bu gerçeğe şahid olanların listesine katması, yeryüzünde bu gerçeğe bağlı olarak yürütmesi için niyaz ediyorlar. Onlar, bu dinin gerçek olduğuna şehadet eden, bu gerçeği beşer hayatında hakim kılmak için şehadetinin gereklerini diliyle, eylemiyle ve karakteriyle yerine getiren müslüman ümmet ile birlikte kılınmalarını Rablerinden diliyorlar... İşte bu yeni şahidler de bu müslüman ümmete katılıyor ve bu ümmetin kendisine tabi olduğu gerçeğe iman ettiklerine Rablerini şahit tutuyorlar. Ve kendilerini de İslâm ümmetinin kütüğüne kaydetmesi için yüce Rablerine niyaz ediyorlar.

Ayrıca onlar herhangi bir sebebin; kendilerini Allah'a imandan ve bu gerçeği işittikten sonra O'na inanmaktan alıkoymasını yadırgıyorlar. Bu imanla Rablerinin kendilerini kabul edeceğini, katında derecelerini yükselteceğini ve kendilerini iyi olan toplulukla beraber kılacağını ummamayı yeterli bulmuyorlar.

"Rabbimizin bizi iyi kullarının arasına katacağını umarken neden Allah'a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım?"

Onların, Allah'ın peygamberine indirdiği gerçek karşısında takındıkları bu tavır, açık ve kesin bir tavırdır. Dinleme ve onaylama... Derin biçimde etkilenme ve apaçık bir iman... İslâm ve müslüman ümmete katılma... Bunun yanında yüce Allah'ın kendilerini bir gerçeğe şahit olanlarla beraber kılması için niyaz ediyorlar. Bu dinin yeryüzüne hakim kılınması ve insanların hayatına egemen olması için hayatları, eylemleri ve cihadları ile şehadetlerinin gereğini yerine getiren şahitlerle birlikte olmalarını sağlamasını diliyorlar. Ayrıca onların anlayışında yolun birliği ve açıklığı da gözlenebilmektedir. Yani yürünmesi ve işlenmesi gereken yol sadece bir tanedir. O da, Allah'a ve O'nun peygamberine gönderdiği gerçeğe iman yoludur. Ancak bundan sonra Allah'ın katından, takdir edilmekten, Allah'ın rızasına kavuşmaktan söz edilebilir.

Kur'an'ın anlatımı burada: "Biz hristiyanız" diyenlerden Allah'a iman edenlere en fazla sempati duyanların kimler olduğunu açıklamakla; Allah'ın peygamberine (salât ve selâm üzerine olsun) gönderdiği gerçeğe karşı tutumlarını belirlemekle, apaçık bir imanla müslümanların safına katılmakla; canları, malları ve tüm gayretleriyle şehadetin gereklerini yerine getirmeye çalışmalarını bu gerçeğe, sözü edilen nitelikleri taşıyan bir şahadeti gerçekleştirenlerin saflarında kendilerini de kabul etmesini Allah'tan dilemelerini ve sonunda kendilerini bu güzel kafile ile birlikte kılmasını arzu etmeleri nedeniyle apaçık, olumlu bir tavır içine girmelerini açıklamakla yetinmiyor..

Kur'an'ın anlatımı, Allah'a iman edenlere en çok sempati duyanların bunlar olduğunu açıklama sınırında kalmıyor. Tabloyu tamamlamak ve onların sonunda ulaştıkları konumu aydınlatmak için kendi yolunu izliyor:

"Allah, onları bu sözlerinden dolayı, altlarından ırmaklar akan ve içlerinde ebedi olarak kalacakları cennetleri ile ödüllendirdi. Bu iyi kulların mükafatıdır."

Yüce Allah, kalplerinin ve dillerinin dürüstlüğünü, doğru yolda yürüme arzularının ciddiyetini, iman ettikleri yeni dine ve seçtikleri bu müslüman safa karşı, şehadetlerini yerine getirmek için gönülden samimiyetlerini biliyordu. Onların bu şehadetin canla, malla ilgili tüm yükümlülüklerini yerine getirmeyi Allah'ın dilediği kullarına bahşettiği bir nimet olarak kabul ettiklerini izlemeleri gereken yolun, üzerinde yürüyeceklerini ilan ettikleri yoldan başka bir yol olmadığını ve onların, Rablerinden kendilerini iyi kullar arasına katmasını dilediklerini biliyordu.

Allah, onların tüm bu hallerini biliyordu. Bildiğinden dolayı da onların bu dualarını kabul ediyor ve mükafat olarak kendilerine cenneti veriyor, bizzat kendisi onların iyi insanlar olduğuna ve kendilerini iyi insanların mükafatı ile ödüllendireceğine şahitlik ediyor:

"Allah, onları sözlerinden dolayı, altlarından ırmaklar akan ve içlerinde ebedi olarak kalacakları cennetler ile ödüllendirdi... Bu iyi kulların mükafatıdır."

Ayet-i kerimede geçen "ihsan" kavramı, iman ve İslâm'ın en üstün derecesidir. Ve yüce Allah, bu insanların, bu dereceye ulaştıklarına şahitlik ediyor. Bunlar nitelikleri belli olan özel bir gruptur. Kur'an-ı Kerim bu ayette onlardan söz ediyor:

"...Müminlere en çok sempati duyanların "Biz hristiyanız" diyenler olduğunu göreceksin."

Bunlar gerçeği duyduğunda büyüklük taslamazlar. Onu, takdirle, açık tavırla ve engin bir teslimiyetle kabul ederler. Onlar İslâm'ı kabul ettiklerini, müslümanların saflarına katıldıklarını açıklamakta tereddüt etmezler. Bu akidenin yükümlülüklerini özel bir biçimde yerine getirmekte, bu akidenin doğrultusunda dosdoğru yürümek ve onu hakim kılıp yerleştirmek için cihad etmek suretiyle, akidesinin şehadetini yerine getirmekte tereddüt etmezler. Bunlar, Allah'ın, doğru söylediklerini bildiği ve kendilerini ihsan düzeyine ulaşanların safına kabul ettiği bir gruptur.

Fakat Kur'an'ın anlatımı, insanlar içinde iman edenlere en çok sempati duyduklarını gördüğümüz bu sözü edilen grubun niteliklerini bu ölçüde belirtip bırakmıyor; açıklamasını sürdürüyor. Bu kesimi, yine kendilerinin hristiyan olduğunu söyleyen fakat, aynı gerçeği işittiği halde onu red edip yalan sayan, onu kabul etmeyen ve şahitlerin saflarına katılmayan diğer gruptan ayırıyor.

"Kafirlere, ayetlerimizi yalan sayanlara gelince, onlar temelli cehennemliktirler."

Bu ayette söz konusu edilen kafirlerin ve yalan sayanların "Biz hristiyanız", deyip gerçeği işittiği halde onu kabul etmeyenler olduğu kesindir. Buna benzer bütün tutumlarında olduğu gibi burada da Kur'an onlara, "kafirler" adını vermektedir. Bu konuda yahudiler ve hristiyanlar arasında fark yoktur. Allah'ın, peygamberine gönderdiği gerçeği yalanlama tutumlarını, Allah'ın,kendisinden başka hiçbir dini kabul etmeyeceği İslâm'a girmeye yanaşmama tavırlarını sürdürdükleri sürece Kur'an onları, müşriklerle birlikte "kafirler kafilesine" katacaktır. Bu gerçek aşağıdaki ayetlerde de görülmektedir.

"Ehli Kitap'tan ve müşriklerden kâfir olanlar kendilerine beyyine gelinceye kadar birbirinden ayrılmış değillerdi." (Beyyine Suresi, 1)

"Ehli Kitap'tan ve müşriklerden kâfir olanlar cehennem ateşindedirler. Orada ebedi kalacaklar. Onlar yaratıkların en kötüleridir." (Beyyine Suresi, 6)

"Allah üçün üçüncüsüdür diyenler kâfir olmuşlardır." (Maide Suresi, 73)

"Allah Meryem oğlu İsa'dır, diyenler kesinlikle kâfir olmuşlardır." (Maide Suresi, 17)

"İsrailoğullarının kâfirleri Davud'un ve Meryem oğlu İsa'nın dilinden lanetlenmiştir." (Maide suresi, 78)

Bu ifade, Kur'an'da alışılan bir ifadedir ve bu hüküm de yadırganmayacak bir hükümdür. Bu ayeti kerimeler, "Biz hristiyanız" diyen iki hristiyan grup arasındaki farkı bildirmekte, her iki grubun iman edenlere karşı tutumlarını belirlemekte, hem beriki hem öteki grubun Allah katındaki akıbetini açıklamaktadır. Olumlu tavır takınan gruba, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler ve ihsan sahibi kulların mükâfatı vardır. Olumsuz tavır içine girenler ise, cehennemliktir.

Öyleyse, hristiyan olduğunu söyleyen herkes, "Onların iman edenlere en çok sempati duyanlarının "Biz hristiyanız" diyenler olduğunu göreceksin." hükmünün kapsamına girmez. Kur'an ayetlerini, bir bütün olarak değil de, parça parça yorumlayanların bu çabaları boşunadır. Bu hüküm Kur'an anlatımının meselesini kapalı, niteliklerini belirsiz bırakmadığı özel bir durumla ilgilidir. Hiç bir şekilde başka tavırlarla karıştırılmayacak bir tutumla ilgilidir.

Bu ayeti kerimelerde sözü edilen hristiyanların kimler olduğunu belirleme konusunda özel ağırlığı olan rivayetler de vardır:

Buna bağlı olarak Kurtubî, tefsirinde şunları kaydetmektedir: "Bu ayet-i kerime, Habeş İmparatoru Necaşi ve yakın arkadaşları hakkında inmiştir. İbni İshak ve diğer İslâm Tarihi yazarlarının da kaydettiği gibi, birinci hicret esnasında müslümanlar, müşriklerin eziyetlerinden Habeşistan'a hicret etmişlerdi ve bunların sayısı hayli kabarıktı. Bundan sonra peygamber (salât ve selâm üzerine olsun) Medine'den hicret etmişti. Onlar ise, Resulullah'a ulaşamadılar. Harb durumu onların, peygambere (salât ve selâm üzerine olsun) ulaşmasına engel olmuştu. Bedir olayı gerçekleşip, Allah, orada kâfirlerin ileri gelenlerini öldürdüğünde Kureyş kâfirleri adamlarına: "Sizin intikam alacağınız kimseler Habeşistan'dadır. Necaşi'ye hediyeler hazırlayıp beraberinde yüksek düzeyde iki adam gönderin. Memleketinde bulunan müslümanları size vermesini isteyin. Bedir'de sizden öldürülenlere karşılık onları öldürürsünüz" dediler. Kureyş kafirleri, Amr b. As ve Abdullah b. Ebi Rebia'yı hediyelerle Necaşi'ye gönderdiler. Peygamber (salât ve selam üzerine olsun) bu;girişimden haberdar oldu. Amr. b. Ümeyye ed-Damiri'yi bir mektupla birlikte Necaşi'ye gönderdi. Amr, Necaşi'ye gitti. Necaşi, peygamberin mektubunu okudu. Sonra Cafer b. Ebi Talib ve diğer muhacirleri çağırdı. Din adamlarına ve Allah'a bağlı bilginlere de haber gönderip hepsini topladı. Sonra Cafer'e, kendilerine Kur'an okumasını söyledi. Cafer, Meryem suresini okudu. Adamlar yerlerinden kalktıklarında gözlerinden yaşlar akıyordu. İşte bu ayet onlar hakkında indirilmiştir: "Müminlere en çok sempati duyanların "biz hristiyanız" diyenler olduğunu göreceksin.." (Bu hadisi Ebu Davud rivayet etmiştir. Ebu Davud der ki: Muhammed b. Mesleme el-Muradi, İbni Vehb, Yunus b. Şihab, Ebu Bekir b. Abdurrahman b. Hars b. Hişam, Said b. Müseyyib, Urve b. Zübeyr kanalıyla kaydeder ki: "Birinci Hicret, müslümanların Habeşistan'a yaptıkları göçtür." Ebu Davud hadisi uzun boylu olarak kaydeder.)

Beyhaki'de İbn İshak'tan aldığı rivayetinde diyor ki:Peygamber Mekke'de veya Mekke yakınlarında olduğu bir sırada Habeşistan'dan peygamber ve peygamberlik haberini duyan yirmi adam geldi. Gelen adamlar Peygamber'i camide gördüler. Kendisiyle sohbet ettiler. Ve ona bir takım sorular sordular. Bu sırada Kureyş'ten bazı adamlar da Kabe çevresindeki puthanelerindeydi. Peygamber'e (salât ve selâm üzerine olsun) sormak istedikleri sorularını bitirince, peygamber (salât ve selâm üzerine olsun) onları aşkın ve yüce olan Allah'a davet ettiği ve kendilerine Kur'an okudu. Kur'an'ı işittiklerinde gözlerinden yaşlar boşandı. Sonra çağrısını kabul edip, ona iman ettiler ve kendisini tasdik ettiler. Kendi kitaplarında yer alan onun sıfatlarını tamdılar. Peygamberin yanından ayrıldıklarında, Ebu Cehil, Kureyş'ten bir grupla kendilerine sataşıp: "Siz ne Allah'ın cezası bir topluluksunuz. Sizi, din kardeşleriniz buraya gönderdi ki, onlar adına araştırasınız ve adam hakkında bilgi götüresiniz. Onunla fazla oturmadan hem dininizden arıldınız ve size söylediklerine bakıp onu tasdik ettiniz. Sizden daha ahmak bir topluluk görmedik" dediler. Veya bu anlamda bir şeyler söyledi. Onlar ise Allah size selamet versin, sizi bilmiyor değiliz. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size. Biz kendimizi güzel şeyden mahrum etmeyiz... Bir rivayete göre, hristiyanların bu topluluğu Necran halkındandı. Yine rivayete göre: "Ondan önce kendilerine kitap verdiklerimiz, evet onlar buna iman ediyorlar... Bizim cahillerle işimiz yok..." ayeti onlar hakkında inmiştir.

Bir rivayete göre Cafer ve arkadaşları, üzerlerinde yün elbise bulunan yetmiş kişilik bir grupla Peygamber'e (salât ve selâm üzerine olsun) gelmişti. Bu yetmiş kişinin altmış iki kişisi Habeşistan'lı, sekiz kişisi ise .Şam'lıydı. Şam'lıların isimleri: Rahib, Bahira, İdris, Eşref, Ebrehe, Sümâme, Kas'an, Dureyd ve Eymen idi. Peygamber onlara, "Yasin" suresini sonuna kadar okudu. Kur'an'ı dinlediklerinde ağladılar, O'na iman ettiler. Ve: Bu sözler, Hz. İsa'ya gönderilen sözlere ne kadar çok benziyor, dediler. İşte: "İnsanlar arasında müminlere en amansız düşman olanların yahudiler ve Allah'a ortak koşanlar olduğunu göreceksin. Buna karşılık müminlere en çok sempati duyanların "Biz hristiyanız" diyenler olduğunu göreceksin." ayeti, Necaşi'nin gönderdiği bu elçilere işaret ediyordu. Bunlar hayatlarını manastırlara adayan kimselerdi. Said b. Cübeyr der ki; "Ondan önce kendisine kitap verdiklerimiz ona iman ederler. Bu kitap kendilerine okunduğunda: Ona iman ettik. Bu Rabbimizin katından gelen gerçektir. Biz ondan önce de müslüman idik. Bunlara sabrettiklerinden, kötülüğe iyilikle karşılık verdiklerinden ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ettiklerinden mükafatları iki kere verilecektir." (Kasas Suresi, 52-54) ayetleri de, bunlar hakkında inmiştir. Mukatil ve Kelbi ise; bu kafilenin kırk kişisinin Habeşistan'dan, altmış iki kişisinin de Şam yöresinden olduğunu söylemişlerdir. Katade der ki; Bu ayet, Hz. İsa'ya gönderilmiş hak dine bağlı bulunan, Hz. Muhammed'in (salât ve selâm üzerine olsun) Allah tarafından peygamberlikle görevlendirilmesinden sonra O'na da iman eden ve böylece Allah'ın takdirine mazhar olan Ehli Kitap'tan bir grup hakkında inmiştir."

Burada ayetin anlamıyla ilgili olarak yaptığımız tesbitler; bizzat ayetlerin ifade tarzı ve az önce verdiğimiz rivayetler tarafından desteklendiği gibi, bu sûrede ve başka sûrelerde yer alan, genel olarak Ehli Kitab'ın -yahudisiyle, hristiyanıyla- İslâm'a ve müslümanlara karşı tutumlarına ilişkin açıklamalar tarafından da desteklenmektedir. Bu yaklaşım aynı zamanda ondört asır boyunca müslüman ümmetin yaşadığı tarihi gerçeklere de uygun düşmektedir.

Bu sûre, yönelişiyle, gölgeleriyle, atmosferiyle ve hedefleriyle tam bir bütünlük arzetmektedir. Yüce Allah'ın kelâmı içinde asla çelişmez. "Bunlar Kur'an'ı hiç incelemiyorlar mı? Eğer o Allah'tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı, içinde mutlaka birçok çelişkiler bulurlardı. (Nisa Suresi, 82) Bizzat bu sûrenin kendisinde açıklamaya çalıştığımız ayetin anlamını belirleyen ve ona açıklık kazandıran ayetler ve açıklamalar yer almaktadır. Onlardan sadece bir kaçını belirtelim:

"Ey iman edenler, yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar birbirinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o da onlardandır. Gerçekten Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez." (Maide Suresi, 51)

De ki; Ey Kitap Ehli, sizler Tevrat'a, İncil'e ve Rabbiniz tarafından size indirilen Kur'an'a gereği gibi uymadıkça boşluktasınız, hiçbir teméle dayanmış olmazsınız. Rabbin tarafından sana indirilen ayetler, onların çoğunun azgınlığını ve kafirliğini arttıracaktır. O halde kâfirler için üzülme." (Maide Suresi, 68)

Bakara suresinde de buna ilişkin bir ayet vardır: "Kendi dinlerine uymadıkça ne yahudiler ne de hristiyanlar senden asla hoşlanmayacaklardır. De ki; "Doğru yol, sadece Allah'ın yoludur. Eğer sana gelen bilgiden sonra onların arzularına uyacak olursan andolsun ki, Allah tarafından ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazsın." (Bakara Suresi, 121)

TARİHE BAKIŞ

Yüce Allah'ın, müslüman ümmeti hem yahudilerden hem de hristiyanlardan sakındırmasını, tarihi gerçekler de doğrulamış bulunmaktadır. Tarihi gerçeklerin bildirdiğine göre, yahudiler İslâm'ın Medine'ye girdiği ilk günden bu yana, İslâm'a karşı iğrenç bir tutum içine girmiş ve bu iğrenç tutumlarını bitmez, tükenmez oyunlarla, hilelerle şu ana kadar sürdürmüşlerdir. Ayrıca bu günde yahudiler dünyanın her yerinde iğrenç kinleriyle ve alçak oyunlarıyla İslâm'a karşı yapılan saldırıların başını çekmektedirler... Aynı şey tarihi bir realite olarak Haçlı hristiyanları için de geçerlidir. Hristiyanlar da İslâm ordusu ile Bizans orduları arasında meydana gelen Yermuk savaşından beri, İslâm'a karşı düşmanca bir tutum içine girmiş bulunmaktadır. Bir bütün olarak hristiyanların eğilimini temsil eden bu tutum, bugün dış görünüş olarak sona erdiği kabul edilen fakat gerçekte alevleri hâlâ sönmemiş bulunan Haçlı savaşlarıyla simgelenmektedir. İslâm'ın Yermuk kıyılarında Bizanslılarla karşı karşıya geldiği günden itibaren ateşin alevleri sönmemiştir. Şu anda açıklamaya çalıştığımız ayetlerin değindiği ve bazı gönüllerin İslâm'a yönelip müslüman olduğu bir takım durumlar istisnadır. Bazı hristiyan grupların kendi dindaşlarından gördükleri zulme karşı, İslâm'ın adaletiyle diğer grupların zulmünden korunmaya çalışmaları da bu tür istisnaî durumlardan sayılır.

Haçlıların İslâm'a ve müslümanlara karşı kinleri, iki asır boyunca devam eden Haçlı savaşları sırasında bütünü ile ortaya çıkmıştı. Ayrıca Haçlıların bu kinleri; İspanya'daki İslâm'a ve müslümanlara karşı yerli halkı kışkırtmaları ile, önce Afrika'daki daha sonra tüm dünyadaki İslâm memleketlerine karşı sürdürülen sömürme ve misyonerlik hareketleri ile de gözler önüne serilmiştir.

Uluslararası siyonizm ile uluslararası Haçlılar, aralarında onca düşmanlıklara rağmen, İslâm'a karşı savaşta tam bir dost gibi davranmaya devam etmektedirler. Yalnız onlar, yüce Allah'ın da belirttiği gibi, İslâm'a karşı savaşta "birbirlerinin dostudur". Onlar böylece son hilafet devletini parçaladılar. Beraberlik yollarını izleyerek İslâm dinini halka halka çözmeye yöneldiler. Önce "Devlet" halkasını parçaladılar ve sonra "Namaz" halkasını parçalamaya yöneldiler!

Şimdi onlar, eski yahudilerin,, müslümanlara ve putperestlere karşı tutumlarını tekrar diriltiyorlar. Nerede olursa olsun İslâm'a karşı putperestliği destekliyorlar. Bu eylemlerini bazen ellerindeki imkanları doğrudan kullanmak suretiyle, bazen de ellerindeki uluslararası kurumlar aracılığıyla gerçekleştirmektedirler. Hindistan ile Pakistan arasındaki savaşın nedeni Keşmir değildir ve Haçlıların bu savaştan uzak olduğu sanılmamalıdır.

Bunların ötesinde dünyanın her tarafındaki uyanış ve diriliş hareketlerini kökten bastırmayı üstlenen; ulusal devletleri kurmaları, onları beslemeleri ve her konuda desteklemeleri, bu devletleri kuranlara sahte kahramanlık giysileri giydirmeleri, etraflarında davul zurna çaldırmaları, dünyanın her tarafında bu sahte kahramanlar etrafında koparılan gürültüler sayesinde, İslâm'ı yok etmeye yol bulmaya çalışmaları da bu düşmanlığın bir tezahürüdür.

İşte bu, yahudilerin ve Haçlıların on dört asır boyunca İslâm'a karşı takındıkları tavırlara ilişkin tarihi realiteler tarafından tescil edilen gerçeklerin kısa bir özetidir. Yahudiler ile Haçlılar arasında hiçbir fark yoktur. İslâm'a karşı düzenlenen komplolarda, ona karşı duyulan kinde, uzun zamanlar boyunca ateşi sönmeyen savaşlarda yahudilerin cephesiyle, Haçlıların cephesi arasında hiç bir ayrılık yoktur.

Bu, bugün de yarın da tüm bilinçli kimselerin anlaması gereken bir realitedir. İdrak sahibi kimseler bu olguları anlamalı ve aldatıcı veya aldatılmış kaypak hareketlerin peşine takılmamalıdır. Bu tip insanlar, genellikle buna benzer Kur'an ayetlerinin devamına bakmadan, sûrenin bütünlüğünü göz önünde bulundurmadan, Kur'an'ın temel ilkeleri ile ilgili açıklamaları incelemeden ve bunların hepsini doğrulayan tarihi gerçekleri dikkate almadan ayetlerin ön kısımlarını alırlar. Ve kendilerine kin besleyen, kendilerine karşı tuzak peşinde olan düşmanlarının hesabına; bu ayet parçalarını birer vasıta olarak müslümanların duygularını, bilinçlerini uyuşturmak için kullanırlar. Bu, aynı zamanda düşmanların da gerçekleştirmeye çalıştığı bir eylemdir. Ve bu inanç sisteminin köklerine indirilmek istenen son darbe mesabesindedir.

Bu düşman gruplarının en büyük korkusu sayıları ve hazırlıkları ne kadar azda olsa, inanmış kitlenin gönlündeki uyanıştır. Onun içindir ki, bu uyanış hareketini uyutmaya çalışanlar İslâm'ın en büyük düşmanlarıdır. Bunların bir kısmı aldatılarak bu uyutma eylemine alet edilmiş olabilirler. Yalnız ne olursa olsun onların zararları, en büyük düşmanın zararından hiçte az değildir. Hatta onlarınkinden daha zararlı ve daha etkili olmaktadır.

Önümüzdeki bölüm -değindiği konuların farklılığına rağmen- bütünü ile bir meseleyi ele alıyor, hepsi tek bir eksen etrafında dönüyor. Burada ele alınan mesele yasa koyma meselesidir. Bu bölümde, yasama meselesi ilahlığın bir meselesi olarak ele alınıyor. Helal ve haram belirleyecek olan Allah'tır. Sakıncalı gören ve serbest bırakan Allah'tır. Yasaklayan ve emreden de Allah'tır. Sonra bu kural karşısında bütün meseleler küçüğü ile büyüğü ile eşit ağırlığa kavuşturuluyor. Öyleyse insan hayatının bütün meseleleri, başka hiçbir esasa göre değil, yalnızca bu kaideye dayandırılması gerekmektedir.

Yasama yetkisinin kendisinde olduğunu iddia eden ya da bunu bizzat üstlenen kimse, ilahlık hakkını iddia ediyor veya bunu bizzat üstleniyor demektir... Aslında böyle bir hak Allah'tan başka kimsenin değildir... Yoksa bu, Allah'ın hakkına, hakimiyetine ve ilahlığına karşı haddini aşmak olur. Ve Allah haddini aşanları sevmez. Bu konuların herhangi birinde, insanların geleneklerine, görüşlerine ve uzlaşmalarına dayanan kimse, Allah'ın, peygamberine gönderdiğinden yüz çevirmiş olur. Bu yüz çevirmesi ile, Allah'a iman dışına çıktığı gibi, bu dinin de dışına çıkar.

Hiç yorum yok:

Blog Listem

Tıkla Şiir Oku

Tıkla Bana ileti Gönder>>